22 Eylül 2014 Pazartesi

İngilizce Deyimler ve İfadeler 12

English Expressions & Phrases

be bored out of one's mind (skull/brain/gourd/tree)

= to be very/extremely bored;
  bored stiff; bored to death

= çok sıkılmak, sıkıntıdan patlamak/çatlamak


* I've absolutely nothing to do and I'm bored out of my mind.
  (Yapacak hiçbir şeyim/işim yok, çok sıkıldım.)

* I did nothing last night. I was bored out of my mind, so I sat on the sofa all night.
  (Dün gece hiçbir şey yapmadım. Sıkıntıdan patladım, öylece bütün gece kanepede oturdum.)

* You live in that apartment on your own? You must be bored out of your mind living there.
  (O dairede tek başınıza mı yaşıyorsunuz? Orada yaşamaktan çok sıkılıyor olmalısınız.)

* I'm bored out of my mind. I think I'll go for a walk around the city.
  (Sıkıntıdan patlayacağım. Şöyle bir şehri dolaşmayı düşünüyorum/dolaşmaya niyetim var.)

* The little boy was bored out of his mind and wanted to go home.
  (Küçük çocuk çok sıkılmıştı ve eve gitmek istiyordu.

* Mark's English lessons are so boring. I'm always bored out of mind during his class.
  (Mark'ın İngilizce dersleri çok sıkıcı oluyor/geçiyor. Onun derslerinde her zaman çok sıkılıyorum.)

* When will this lesson end? I'm bored out of mind here.
  (Bu ders ne zaman bitecek? Burada sıkıntıdan patlayacağım/patladım.)

* I was bored out of my mind when I went to Jeny's party.
  (Jeny'nin partisinde çok sıkıldım/sıkıntıdan patladım.)

* No no, keep talking. I always look bored out of my mind.
  (Hayır hayır konuşmaya devam et. Ben her zaman böyle çok sıkılmış görünürüm/görünüyorum/duruyorum.)

* Martin tells me he's bored out of his mind. He needs something to do.
  (Martin bana çok sıkıldığından bahsediyor. Yapacak/uğraşacak/meşgul olacak birşeylere ihtiyacı var.)

İngilizce Deyimler ve İfadeler 11

English Expressions & Phrases

call it a day
 
= to quit work and go home; to say that a day's work has been completed
  to stop doing something, especially working
  to retire

= paydos etmek/yapmak; mesaiyi/çalışmayı bitirmek; çalışmaya son vermek
  bugünlük bu kadar (yeter)/burada bırakalım demek; paydos! demek
  (işi vb) yapmayı sonraya bırakmak, sonra yapmaya devam etmek üzere işi vb. bugünlük bitirmek/sonlandırmak
  dinlenmeye çekilmek, emekliye ayrılmak, çalışmayı bırakmak, kenara çekilmek
 

* It's almost midnight - let's call it a day.
  (Neredeyse gece yarısı oldu/olacak. Bugünlük bu kadar!/paydos edelim.)

* We are very tired. It's time to call it a day.
  (Çok yorgunuz/yorulduk. Paydos etme zamanı.)

* Let's call it a day. I'm too tired to continue working.
  (Paydos edelim/bugünlük bu kadar yeter. Çalışmaya devam edemeyecek kadar yorgunum/yoruldum.)

* We can't continue working without Mike, so let's call it a day.
  (Mike olmadan çalışmaya devam edemeyiz, o yüzden paydos edelim.)

* We can't discuss this problem further without Jack, so let's call it a day.
  (Jack olmadan bu bu problemi daha fazla tartışamayız, bu yüzden bu tartışmayı bitirelim)
  (sonra/Jack varken devam etmek üzere şimdi/bugünlük tartışmayı bitirelim)


* It's already nine o'clock. Let's call it a day.
  (Saat dokuz olmuş. Paydos edelim.)

* A: How much more work do we have for tonight?
  (Bu akşam daha ne kadar çalışmamız gerekiyor?)
  B: I think we finished everything for the day.
  (Sanırım bugünlük herşeyi bitirdik/bugünkü bütün işleri bitirdik/yaptık.)
  A: Good. Let's call it a day then.
  (Güzel. Öyleyse paydos edelim.)

* We have been at this for hours, let's call it a day and come back tomorrow.
  (Saatlerdir bununla meşgul oluyoruz/uğraşıyoruz, paydos edelim, yarın yine/tekrar geliriz.)

* Let's call it a day before we get frostbite.
  (Soğuktan donmadan paydos edelim/eve gidelim.)

* The boss was mad because Tom called it a day at noon and went home.
  (Tom öğlen işi bırakıp eve gittiği için patron çok kızdı/öfkelendi.)

* After playing together for 20 years the band have finally decided to call it a day.
  (Yirmi sene birlikte müzik yaptıktan sonra grup sonunda çalışmayı/birlikte müzik yapmayı bırakmayı kararlaştırdı.)

* He has been in politics for nearly forty years, I think it's time for him to call it a day.
  (40 yıla yakın zamandır politikanın içerisinde, bence artık çalışmayı bırakmasının/emekliye ayrılmasının zamanı geldi.)

* After 12 years of playing for the French National soccer team, Zinedine Zidane decided to call it a day and retire from professional soccer. Now he's the advisor to Real Madrid.
  (Fransa milli takımında 12 yıl oynadıktan sonra Zinedine Zidane futbol oynamayı bırakıp profesyonel futbolculuktan emekliye ayrılmaya karar verdi. Şimdi Real Madrid'e danışmanlık yapıyor.)

* I've already caught 12 big fish so I think I'm going to call it a day.
  (On iki büyük balık yakalamışım, bence bugünlük bu kadar yeter.)

* I wonder if Clint Eastwood is ever going to call it a day and retire from the movie making industry.
  (Clint Eastwood çalışmayı bırakıp film yapımcılığı endüstrisinden emekliye ayrılacak mı diye merak ediyorum.)

* Neither of us were happy in the relationship, so we decided to call it a day.
  (Bu ilişkiden ikimiz de memnun değildik, bu yüzden ilişkimizi bitirmeye/sonlandırmaya karar verdik.)

* You know, Paul, maybe it' s time to call it a day.
  (Bilirsin Paul, belki de bırakmanın zamanı geldi/gelmiştir.)

* All professional athletes know they will reach a point when they have to call it a day.
  (Bütün profesyonel atletler/sporcular sporu bırakmak/emekliye ayrılmak zorunda olacakları/kalacakları bir anın/zamanın/vaktin/günün geleceğini bilir.)

* After three marriages, many men would have been more than ready to call it a day.
  (üç evlilikten sonra çoğu erkek evliliği bitirmeye/sonlandırmaya daha yatkın oluyor.)
  (Başından üç evlilik geçmiş erkeklerin çoğu evliliklerini daha kolay bitirebiliyor.)


* After lying on the beach, swimming in the ocean, and enjoying a picnic in the dunes, the family decided to call it a day.
  (Plajda uzanıp okyanusta/denizde yüzdükten ve kum tepeciklerinde güzel bir piknik yaptıktan sonra aile eve gitmeye/dönmeye karar verdi.)

* After running a hotel for nearly thirty years, we decided to call it a day and do something else.
  (Yaklaşık otuz sene bir otel işlettikten sonra o işi bırakıp başka bir şey yapmaya karar verdik.)

***
Call it a day deyimiyle ilgili bu videoları izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.
İzle
izle


21 Eylül 2014 Pazar

İngilizce Deyimler ve İfadeler 9

English Expressions & Phrases

be better off doing something

= used to give advice or an opinion
  used to express a better choice
  If you say that someone would be better off doing something, you are advising them to do it or expressing the opinion that it would benefit them to do it.

= Bir kimsenin .... yapması onun için daha iyi olmak/onun yararına/avantajına olmak
  ... yapmakla iyi etmek/çok iyi olmak
 

* I think I'm better off staying at a hotel.
  (Bence bir otelde kalmam/kalsam daha iyi olur.)

* You're better off buying the size 8.
  (Sekiz bedeni alsanız daha iyi edersiniz/almanız daha iyi olur.)

* He'd be better off starting with something simpler.
  (Daha basit birşeyle başlaması daha iyi olur/başlasa daha iyi eder.)

* A: Should we go now?
  (Şimdi mi gitsek/gidelim?)
  B: No. There's too much traffic now. We're better off going later.
  (Hayır. Şimdi çok fazla trafik var. Sonra gitsek daha iyi olur.)

* A: The train takes three hours. The bus takes five hours.
  (Tren üç saat sürüyor. Otobüs beş saat sürüyor.)
  B: Then I'm better off taking the train.
  (Öyleyse trene binmem daha iyi olur.)

* If you've got bags you're better off taking a taxi.
  (Çantalarınız/valizleriniz varsa taksiye binseniz daha iyi olur.)

* You are better off deleting the e-mail attachment.
  (E-posta eklentisinin silinmesi daha iyi olur/tavsiye ediliyor.)

* We're better off leaving for France on Thursday evening, so we can spend the entire weekend there.
  (Fransa'ya Perşembe akşamı yola çıkmamız daha iyi, böylece bütün hafta sonunu orada geçirebiliriz.)

* If you're interested in studying languages, you'd be better off attending Northwestern University than the University of Chicago.
  (Eğer yabancı diller eğitimi almakla ilgileniyorsan, Chicago Üniversitesine değil, Kuzeybatı Üniversitesine gitmen daha iyi olur.)

* You're better off getting a taxi.
  (Taksiye binsen daha iyi edersin.)

* The weather was so bad we'd have been better off staying at home.
  (Hava çok kötüydü, bu yüzden evde kalmamız daha iyi olurdu.)

* Are you better off renting an apartment than buying a house?
  (Ev almaktansa bir daire kiralamak mı daha avantajlı?)

* Am I better off renting or buying an apartment in Iceland?
  (İzlanda'da ev kiralamam mı yoksa almam mı benim için daha iyi olur/benim avantajıma olur?)

* They would be better off setting out now instead of at night.
  (Gece çıkmaktansa şimdi yola çıksalar daha iyi ederler/olur.)

19 Eylül 2014 Cuma

İngilizce Deyimler ve İfadeler 8

English Expressions & Phrases

There's no point

= there's no reason/purpose/use
  It's a waste of time, not worth

= bir anlamı/manası/mantığı/faydası/gereği yok
  zaman kaybı, değmez

there is no point in doing something

= .... yapmanın bir anlamı/manası/faydası/gereği/mantığı yok
 


* - Let's go to the mall.
  (Hadi alışveriş merkezine gidelim.)
  - There's no point. It's closed now.
  (Bir anlamı yok. Şimdi kapatıyorlar.)

* - Should I fix this printer?
  (Bu yazıcıyı tamir edeyim mi?)
  - No, it is too old. There's no point in fixing it. It will just break again.
  (Hayır, çok eski bir yazıcı. Onu tamir etmenin bir anlamı yok, hemen yine bozulacak.)

* There's no point in complaining.
  (Şikayet etmenin/dırdır etmenin bir faydası yok.)

* There's no point in keeping this marriage.
  (Bu evliliği sürdürmenin bir anlamı yok.)

* There's no point in speaking. Nobody is listening to me.
  (Konuşmamın bir anlamı yok/boşuna konuşuyorum. Kimse beni dinlemiyor/beni dinleyen yok.)

* There was no point in waiting any longer, so we went.
  (Daha fazla beklemenin bir anlamı/gereği yoktu, biz de gittik/oradan ayrıldık.)

* There is no point in worrying. You should have studied long ago.
  (Endişelenmenin anlamı/faydası yok. Çok önceden çalışmalıydın.)

* There's no point in buying a costume if you're not even going to wear it out.
  (Eğer dışarı çıkarken bile giymeyeceksen bir elbise almanın manası/anlamı/gereği yok.)

* There’s no point in having a car if you never use it.
  (Eğer hiç kullanmayacaksan araban olmasının bir anlamı/gereği yok.)

* There is no point in trying to persuade her to come with us to the cinema this evening. It is clear that she won't.
  (Bu akşam bizimle sinemaya gelmesi için onu ikna etmeye çalışmanın bir anlamı yok. Gelmeyeceği çok açık/belli.)

* There's no point inviting her. She never comes to parties.
  (Onu davet etmenin bir anlamı yok. O partilere hiç gelmez.)

* There's no point in cramming the day before the test. If I don't know it by now, an extra day of studying isn't going to help.
  (Sınava bir gün kala çalışmanın bir anlamı yok. Eğer bu vakte kadar öğrenemediysem, fazladan bir gün çalışmanın bir faydası olmaz.)

* There's no point in studying for Professor Clint's exam. His tests are always so easy.
  (Profesör Clint'in imtihanına çalışmanın bir gereği/anlamı yok. Onun sınavları hep kolay oluyor.)

* There is no point in locking the barn door now that the horse has been stolen.
  (Madem at çalındı/at çalındığı için, ahır kapısını kilitlemenin bir anlamı/gereği yok.)

18 Eylül 2014 Perşembe

İngilizce Deyimler ve İfadeler 7

English Expressions & Phrases

to be a breeze

= to be extremely/very easy
  a thing that is easy to do
  any activity that is easy, not testing or difficult
  an easy thing
  piece of cake, child's play, doddle, snap, duck soup
  to be easy/simple as ABC/123
  to be like taking candy from a baby
  anyone can do that

= çok kolay olmak, basit bir iş olmak, çocuk oyuncağı olmak
 

* Everyone thought the test was a breeze.
  (Herkes sınavın/testin çok kolay olduğu fikrindeydi/düşüncesindeydi.)

* Don't think that learning Dutch will be a breeze.
  (Almanca öğrenmenin çok kolay olacağını düşünme/zannetme.)

* After studying Latin, Spanish was a breeze.
  (Latince çalıştıktan sonra İspanyolca çocuk oyuncağı gibi/çok basit/kolay geldi.)

* This class is such a breeze. I think I need something more difficult.
  (Bu çok kolay/basit bir ders. Bence bana daha zor bir ders lazım.)

* The book was a breeze to read.
  (Okuması çok basit/kolay bir kitaptı)

* I expected the test to be hard, but it turned out to be a breeze.
  (Ben sınavın zor olmasını bekliyordum ama sınav çok kolay çıktı.)

* The exam will be a breeze if you review your notes.
  (Notlarını gözden geçirirsen sınav çok kolay geçer.)

* Going down the hill would be a breeze after the long climb up!
  (Uzun bir tırmanıştan sonra tepeden aşağı iniş çok kolay olacak/gelecek.)

* My senior year is supposed to be a breeze but dual credit will be the death of me.
  (Sözde/güya son sınıfım/senem kolay geçecekti ama ikili kredi canıma okuyor/beni çok zorluyor.)
  (Normalde son sınıf/sene çok kolay olur/geçer ama ikili kredi sistemi canıma okuyacak, beni çok zorlayacak.)

  (Dual credit: ABD'de öğrencinin aldığı ders notunun okuduğu lisenin yanı sıra okuyacağı üniversitede geçerli olduğu sistem)

17 Eylül 2014 Çarşamba

İngilizce Deyimler ve İfadeler 6

English Expressions & Phrases

Don't go there!

= I don't want to discuss that
  used as a warning to prevent an argument or frustration.
  don't broach that topic
  don't speak about that topic/event/situation/person
  A warning to not discuss a sensitive topic.
  Don't start talking about that
  We'd better not talk about that.
  I don't want to talk about it.
  said when you think someone shouldn't say something
  If our conversation reaches that subject, you will be uncomfortable and I will be chagrined.
 
= o konuya girme, orasını karıştırma/kurcalama, o konuyu açma, kapat o konuyu, hiç sorma
  bu konudan bahsetmek/konuşmak istemiyorum

don't (even) go there!

= hiç sorma, hiç girme o konuya, hiç açma o konuyu


* Sarah: I know you and John want to become closer/more than friends...
  (John'la senin daha fazla yakınlaşmak, arkadaştan öteye geçmek istediğinizi biliyorum.)
  Emma: Don't go there!
  (Kapat bu konuyu)

* Don't go there, Billy. I do not want to discuss that right now.
  (O konuya girme Billy. Şu an onu tartışmak istemiyorum.)

* "My sister was all talking about her new boyfriend, and I was like, "Don't go there, sista!
  (Kızkardeşim devamlı olarak yeni erkek arkadaşından bahsediyordu, ben de dedim ki "Kapat bu konuyu, kardeşim"

* Andre: I spoke to your ex-boyfriend yesterday and he said he would love to see you this weekend.
  (Dün eski erkek arkadaşınla konuştum, bu hafta sonu seni görmeyi çok istediğini söyledi.)
  Rica : Don't go there - I told him that I don't want to talk to him.
  (Açma o mevzuyu- Onunla konuşmak istemediğimi söylemiştim ona.)

* Martin: How did dinner with your in-laws go last Sunday?
  (Dünürlerinizle geçen Pazar günkü yemeğiniz nasıl geçti?)
  George: Don't go there - it was a disaster!
  (Girme o konuya, tam bir felaketti/çok kötü/berbat geçti.)

* Melanie: Did you get that new position at work that you applied for?
  (İşteki şu başvurduğun/müracaat ettiğin yeni pozisyonu alabildin mi?)
  Don    : Don't go there - they hired a new guy for the job.
  (Hiç sorma, o iş için yeni bir eleman aldılar.)

* Annie: Have you and your husband decided where you'd like to go for vacation this summer?
  (Kocanla sen bu yaz tatile nereye gideceğinize karar verdiniz mi/gideceğinizi kararlaştırdınız mı?)
  Mimi : Don't go there - we can't agree on a location!
  (Hiç sorma, bir yer üzerinde anlaşamıyoruz/uzlaşamıyoruz.)

* - So what happened at the party last night?
  (Eee dün geceki partide neler oldu/parti nasıldı?)
  - Oh, don't even go there, it was a bad party and I don't want to talk about it.
  (Hiç açma o konuyu, berbat bir partiydi, bahsetmek istemiyorum.)

* Kelly: You lost $5,000 in the stock market last week?
  (Geçen hafta borsada beş bin Dolar mı kaybettin?
  Leah : Don't even go there - buying stock in that space travel company was such a mistake!
  (Hiç açma o konuyu, o uzay yolculuğu firmasının hisse senetlerini almak bir hataydı.)

İngilizce Deyimler ve İfadeler 5

English Expressions & Phrases

don't go doing something

= used to tell or warn somebody not to do something, especially something that is wrong or bad

= ..... yapayım deme, sakın ..... yapma


* well all right. We'll go to that new club, but I'm on a budget so don't go ordering the most expensive dish on the menu.
  (Pekala, o yeni kulübe gideceğiz, ama (uyarayım) bütçem kısıtlı, bu yüzden menünün en pahalı yemeğini sipariş edeyim deme.)

* Don't go getting yourself into trouble.
  (Sakın başını belaya sokma.)

* It's a secret, so don't go telling everyone.
  (Bu bir sır, sakın kimseye/başkalarına söyleme.)

* Don't go breaking my heart.
  (Sakın kalbimi kırayım deme/beni mutsuz etme.)

* Don't go losing your keys.
  (sakın anahtarlarını kaybetme/anahtarlarını kaybedeyim deme.)

16 Eylül 2014 Salı

İngilizce Deyimler ve İfadeler 4

English Expressions & Phrases

on a budget & to be on a budget

= With a restricted amount of money; on a shoestring
     if you are on a budget, you do not have much money to spend; the money I have to spend is limited
     budget friendly, inexpensive

= az parayla, sınırlı parayla, düşük/sınırlı bir bütçeyle
    bütçesi/parası kısıtlı olan kimse
    hesaplı, düşük maliyetli, bütçeye dost, bütçe dostu, bütçenize uygun, pahalı olmayan, uygun fiyata


Mary: Hey honey. It's our 5th year anniversary tomorrow, what would you like to do?
(hey tatlım, yarın beşinci yıldönümümüz, ne yapmak istersin?)
Jack: Well, what about a romantic night at home? I can cook you your favorite dinner.
(hımmm, evde romantik bir geceye ne dersin? Sana en sevdiğin yemeği yapabilirim/pişirebilirim.)
Mary: No, we've done that every year for the past five years. I want you to take me for dinner and dancing at that new club that's just opened.
(Hayır, son beş yıldır her sene bunu/aynı şeyi yapıyoruz. Beni yemeğe çıkarmanı ve geçenlerde açılan yeni kulübe dansa götürmeni istiyorum.)
Jack: Hummm ... well all right. We'll go to that new club, but I'm on a budget so don't go ordering the most expensive dish on the menu.
(pekala. O yeni gece kulübüne gidelim, fakat (söyleyeyim/uyarayım) param kısıtlı, bu yüzden mönüdeki en pahalı yemeği sipariş etme.)

* We’re travelling on a budget.
  (Düşük/sınırlı bir bütçeyle/parayla seyahat ediyoruz/ Seyahatimizde fazla para harcamıyoruz.)
* How to be happy on a budget
  (Az parayla nasıl mutlu olunur?/mutlu olmanın yolları)

* I'm on a budget, so clearly I would like your best price.
  (Bütçem kısıtlı, yani açıkçası en iyi/uygun fiyatını istiyorum/ver bana.)
* Well we’re of course on a budget, and we would like to know your pricing.
  (Sınırlı bir bütçemiz var, fiyat uygulamanızı/fiyatlarınızı öğrenmek istiyoruz.)
* Travellers on a budget might prefer to camp.
  (Parası kısıtlı olan gezginler kamp yapmayı tercih ediyorlar.)
* Travelers on a budget can still enjoy the Danish capital.
  (Düşük bütçeli gezginler yine de/paraları az olsa da Danimarka başkentinde güzel vakit geçirebilirler.)
* The island has numerous options for visitors on a budget.
  (Ada'da düşük bütçeli ziyaretçiler için sayısız/bir çok/çok sayıda seçenek mevcut)
* families on a tight budget
  (dar bütçeli aileler)
* amateur photographer on a budget
 (Fotoğraf hobisi için az/kısıtlı para ayırabilen/harcayabilen amatör fotoğrafçı)
* It's okay to be on a budget, but don't be cheap! People don't want to go to a party with scratchy CDs and two balloons in a corner.
  (Bütçenin kısıtlı olması kabul edilebilir, ama ucuzcu olma. İnsanlar cızırtılı ses çıkartan müzik çaların ve köşede iki balonun olduğu bir partiye gitmek istemez.)


* A book which offers great ideas for decorating on a budget
  (Düşük maliyetli dekorasyon için harika öneriler sunan bir kitap)
* I'll take you shopping on a budget.
  (Seni hesaplı/bütçe dostu alışverişe götüreceğim.)
* healty eating on a budget
  (düşük maliyetli/hesaplı sağlıklı beslenme)

15 Eylül 2014 Pazartesi

İngilizce Deyimler ve İfadeler 3

English Expressions & Phrases
Burn a hole in one's pocket/wallet

= (said of something valuable) To cause someone to be tempted to spend money;
  to stimulate someone to spend money quickly;

= (değerli şeyler için kullanılır) bir kimsede para harcama isteğini uyandıran/tetikleyen şey/para harcamaya ayartan/kandıran/kışkırtan/özendiren şey
  harca beni diyen para vb, harcanmayı bekleyen para vb
  para harcatan şey, para harcamanıza neden olan şey, paranızın cebinizden çıkmasına neden olan şey
  (harcama yapmanıza neden olup) bütçenizi zorlayan/finansal olarak sıkışmanıza neden olan şey, masrafa neden olan şey
  cebinizi/cüzdanınızı boşaltan şey, paranızı bitiren şey, pahalıya patlayan/mal olan şey
 

* I had a new credit card that was burning a hole in my pocket, so I went and bought three pairs of new shoes.
  (Beni harcama yapmam için ayartan/kışkırtan/tahrik eden yeni bir kredi kartım vardı, o yüzden ben de gidip üç çift yeni ayakkabı aldım.)

* His inheritance was burning a hole in his pocket.
  (Mirası onu para harcaması için tahrik ediyordu.)

* I had a fifty dollar bill that was burning a hole in my pocket, so I figured I'd go out and have a really good time.
 (Harca beni diyen elli dolarlık banknotum vardı, ben de dışarı çıkıp güzel bir eğleneyim dedim/diye düşündüm.)

* I just got paid today and this money is burning a hole in my pocket.
  (Bugün daha yeni ödeme aldım ve bu para harca beni diyor/harcanmayı bekliyor.)

* - Let's go out and have some fun, I've got some money that is burning a hole in my pocket.
  (Hadi dışarı çıkıp biraz eğlenelim. Harca beni diyen/harcanmayı bekleyen bir miktar param var.)

* The money I got from my parents on my birthday is burning a hole in my pocket! I just can't learn to save money.
  (Doğum günümde annemle babamın verdiği para harca beni diyor. Para biriktirmeyi öğrenemeyeceğim.)

* Cold Winter Will Burn a Hole in Your Wallet. Chilly weather and expensive fuel will make it an expensive winter.
  (Soğuk kış bütçeleri zorlayacak/pahalıya patlayacak. Soğuk hava ve pahalı yakıt maliyetli/masraflı bir kışın yaşanmasına yol açacak/neden olacak.)

* Budget to burn a hole in smokers pockets
  (Bütçe/mali program sigara içenlerin cebini yakacak)

* Don’t Let Car Rentals Burn A Hole In Your Pocket – Check Out These 5 Tips
 (Araba kiralama cebinizi yakmasın/size pahalıya patlamasın/mal olmasın. Bu beş tavsiyeyi inceleyin.)

* 5 ways to refresh your living space on a budget. Decorating doesn’t have to burn a hole in your pocket or take months to complete.
 (Kısıtlı bir bütçeyle oturma odanızı yenilemenin beş yolu. Cep yakmayan ve bitmesi/tamamlanması aylarca sürmeyen dekorasyon)

* 10 Delicious French Food Places That Won't Burn A Hole In Your Pocket
  (Cep yakmayan/bütçenizi zorlamayan on lezzetli Fransız restoranı)


Money burns (burning) in one's pocket/wallet

= It means that if you have any cash, you spend it. You can't hold on to it - it finds its way out of your pocket and into a cash register;
  If someone has money burning a hole in their pocket, they are eager to spend it, normally in a wasteful manner;
  Used when talking about the reckless spending of money;
  An expression decribing someone who spends money as soon as it is earned (The action of spending is usually more important than what you buy.);
  can't stop yourself from spending whatever money you have;
  someone spends money very quickly, someone is stimulated to spend money quickly;
  money that one wishes or intends to spend quickly (often for something frivolous);
  money that is likely to be spent;

= eline para geçtiği gibi (gereksiz) harcayan kimse, para tutamayan kişi, Cebi delik kişi, har vurup harman savuran kişi, para saçan kimse, para harcama meraklısı/hastası kimse
 
* Sally can't seem to save anything. Money burns a hole in her pocket.
  (Sally'nin birikim yapabileceğini zannetmiyorum. Para tutamayan/cebi delik biri/para harcama hastası/meraklısı.)

* If money burns a hole in your pocket, you never have any for emergencies.
  (Eline geçen parayı gereksizce harcarsan/elinde para tutmazsan, acil durumlarda parasız kalırsın.)

* The money has been burning a hole in his pocket and I am sure that he will spend it soon.
  (O cebinde para tutamayan biri ve eminim uzun sürmez o parayı harcar.)

12 Eylül 2014 Cuma

İngilizce Deyimler ve İfadeler 2


English Expressions & Phrases

Against the clock & against time

= to work very fast because you know you only have a limited period of time to do something;
  under pressure of time;
  in a great hurry to get something done before a particular time;
  in a time-restricted manner, to meet a deadline, hurriedly, timed;
  In a great hurry, as fast as possible;

= zamana karşı
  work/race against the clock (zamana karşı çalışmak/yarışmak)


* We worked against the clock all day to get that report done by five.
  (Bütün gün bu/o raporu (saat) beşe kadar bitirelim diye/bitirmek için zamana karşı çalıştık.)

* A: Mom, will you have time to help me with my homework today?
  (Anne, bugün ödevime yardım edecek/etmeye zamanın/vaktin var mı?)
  B: Sorry, I won't. I'll be working against the clock to finish my presentation.
  (Üzgünüm, vaktim yok. Sunumumu bitirmek için zamana karşı çalışıyor olacağım/çalışacağım.)

* Scientists were working against the clock to collect specimens before the volcano erupted again.
  (Bilimadamları yanardağ tekrar patlamadan/harekete geçmeden önce numune parçaları toplamak  için zamana karşı çalışıyorlardı.)
 
* My day constantly feels like a race against the clock.
  (Günüm hep zamana karşı bir yarışa benziyor.)
  (Günüm sürekli/hep zamana karşı bir yarış içerisinde geçiyor.)


* They were working against time to stay on schedule.
  (Programdan sapmamak için zamana karşı çalışıyorlardı.)

* In a race against the clock, they rushed the accident victim to the hospital.
  (Zamana karşı bir yarış içerisinde kazazedeyi apar topar hastaneye götürdüler.)