14 Nisan 2015 Salı

Videolarla Pratik İngilizce-7

The Shawshank Redemption -2




A: Are you gonna eat that?
B: I hadn't planned on it.
A: Do you mind?
   ooh, That's nice and ripe.
   Jake says thank you.
   Fell out of his nest over by the plate shop.
   I'm looking after him till he's big enough to fly.

------ ----------

A: Are you gonna eat that?
  (Onu yiyecek misin?)
B: I hadn't planned on it.
  (Onu yemeği/yiyeceğimi düşünmemiştim/beklemiyordum.)
A: Do you mind?
  (Alabilir miyim?)
   ooh, That's nice and ripe.
  (Baya bir olgunmuş/erişkinmiş.)
   Jake says thank you.
  (Jake sana teşekkür ediyor.)
  (Jake sana teşekkür ettiğini söyledi.)
   Fell out of his nest over by the plate shop.
   (Sac atölyesindeki yuvasından yere düştü/düşmüştü.)
   I'm looking after him till he's big enough to fly.
  (Uçabilecek kadar büyüyünceye/gelişinceye/oluncaya dek ona bakıyorum/onunla ilgileniyorum.)

------ --------
* to plan on something
= to anticipate or expect something
  to prepare for something; to be ready for something; 
= beklemek, ummak, diye düşünmek
  diye tahmin etmek, diye aklından geçmek, sanmak
  hazırlık yapmak
- They hadn't planned on such a big crowd.
  (Bu kadar büyük bir kalabalık beklemiyorlardı/kalabalığın olacağını düşünmemişlerdi/tahmin etmemişlerdi.)
- If I were you, I would plan on a big crowd at your open house. 
  (Senin yerinde olsam, açık hava davetine çok fazla katılım olacak beklentisiyle/tahminiyle bakardım/hazırlanırdım.)
- This was not planned on.
  (Bu, beklenen bir şey değildi/bunun olması beklenmiyordu.)
- We planned on 50 people coming to our party, so we bought a lot of food. 
  (Partimize/davetimize 50 kişi gelir diye düşünmüştük/beklemiştik/tahmin etmiştik, bu yüzden çok fazla/bol yiyecek aldık.)
- I didn't plan on being stuck in traffic for two hours.
  (İki saat trafikte mahsur kalacağımı düşünmemiştim/tahmin etmemiştim/kalacağım aklımdan geçmemişti.)
- We planned on you to make a speech.
  (Konuşma yaparsın diye düşünmüştük/tahmin etmiştik/konuşma yaparsın sanmıştık.)
- I hadn't planned on the bad weather.
  (Havanın kötü olacağını tahmin etmemiştim.)
- They didn't plan on such a long wait at the restaurant.
  (Restoranda bu kadar çok bekleyeceklerini düşünmemişlerdi/tahmin etmemişlerdi.)
- I didn't plan on Truman winning the election.
  (Truman'ın seçimi kazanacağını ummazdım/beklemezdim/düşünmemiştim/tahmin etmemiştim.)

* nice and
= used as an intensive
  satisfactorily in terms of the quality described
  (degree) pleasingly, adequately, nicely 
  good and
- note: In conversation, nice is often used with other adjectives. 
  For example, you can say that a room is nice and warm or describe it as a nice, warm room. 
  When you use nice like this, you are saying that the room is nice because it is warm.
- note: Nice and with another adjective cannot be used before a noun. 
(a nice and quiet place) is wrong. (a nice quiet place)
= (Anlamı pekiştirici/arttırıcı/kuvvetlendirici bir kullanımı vardır.)
  memnun/tatmin edici/eder bir şekilde
  yeterince, yeterli şekilde, layıkıyla, layığı veçhile
  son derece, fevkalade, olağanüstü
  tamamıyla, bütünüyle, tam olarak
- This orange is nice and juicy.
  (Bu portakal baya/amma da suluymuş.)
- Afterwards my sister took the younguns/youngsters home, where they got off to bed nice and early.
  (Daha sonra kız kardeşim çocukları eve götürdü, çocuklar evde hemencecik/çabucak uykuya daldılar.)
- It's nice and cool.
  (Hava çok serin/epey bir serin/çok serin bir hava var.)
- It was nice and warm yesterday.
  (Dün hava çok sıcaktı/çok sıcak bir hava vardı.)
- The room is nice and clean.
  (Oda tertemiz/pırıl pırıl.)
- It's nice and warm in here.
  (Hava sımsıcak/ne güzel sıcacık hava var burada.)
- This room is nice and cosy in the winter.
  (Kışın bu oda sıcacık/çok sıcak oluyor.)
- This chair's nice and comfy.
  (Bu koltuk/sandalye çok rahattır/konforludur.)
- I like my tea nice and strong.
  (Çayı ben çok demli/koyu severim/çayımı ben baya bir demli alırım/severim.)
- It’s nice and quiet in here.
  (Burası baya bir sakin/sessizmiş/ne kadar da sakin/sessiz burası.)
- Everyone arrived nice and early.
  (Herkes baya bir erken vardı/ulaştı.)
- The pie came out of the oven nice and hot.
  (Turta/çörek fırından çok sıcak çıktı.)
- I'll get around to that when I'm nice and ready for it.
  (Tam olarak hazır olduğumda/kendimi tam anlamıyla hazır hissettiğimde buna/bu konuya zaman ayıracağım/eğileceğim.)
- Pour the warm water from the teapot into the cup you're going to use so that the cup gets nice and warm too.
  (Fincanın da çok sıcak olması için kullanacağınız fincana çaydanlıktan sıcak su dökün.)
  (Kullanacağınız fincana çaydanlıktan sıcak su dökün, böylece fincan da sıcacık olur/olmuş olur.)
- Just read this little letter, do, Miss, do- it won't take you much time, you read so nice and fast.
  (Sadece/tek bu kısa mektubu okuyun, okuyun bayan okuyun; çok zamanınızı/vaktinizi almaz, hemencecik/çabucak okursunuz.)

* to look after
= to take care of 
  to keep an/one's eye on
= bakmak, ilgilenmek, kollamak, sahip çıkmak, göz kulak olmak
- She looked after the child while I was out.
  (Ben dışarıdayken çocukla ilgilendi/çocuğa baktı.)
- We look after the neighbours' cat while they're away.
  (Onlar yokken komşularımızın kedisine bakıyoruz/kedisi ile ilgileniyoruz.)
- My uncle has been looking after us since my father passed away. 
  (Babam vefat ettiğinden beri/bu yana bizimle amcam ilgileniyor.)
- I need someone dependable to look after the children while I'm at work.
  (Ben işteyken çocuklara bakacak/çocuklarla ilgilenecek güvenilir birine ihtiyacım var/birini arıyorum.)
- Their auntie looked after them while their mother was in hospital.
  (Anneleri hastanedeyken onlarla teyzeleri ilgilendi/onlara teyzeleri baktı.)

* till
= short for "until"
  up to (a particular time)
= ..e kadar
- They kept playing till it got dark.
  (Hava kararana/kararıncaya kadar oynamaya devam ettiler/oynamayı sürdürdüler/bırakmadılar.)
- We don't open till ten.
  (Saat ona kadar kapalıyız.)
- We waited till half past six for you.
  (Seni saat altı buçuğa kadar bekledik.)
- Fry the onions till they start to colour.
  (Rengi kızarana kadar soğanları yağda kızartın.)
- I'll keep you company till the train comes.
  (Tren gelene kadar sana arkadaşlık/eşlik edeceğim/ederim.)
  (Tren gelene kadar yanında kalacağım/kalırım/seni yalnız bırakmayacağım/bırakmam.)
- Keep him off school till he stops being contagious.
  (Bulaşıcı hastalığı geçene/sona erene kadar onu okuldan uzak tutun/okula almayın.)

12 Nisan 2015 Pazar

Videolarla Pratik İngilizce-6

The Shawshank Redemption -1




A: Sit!
   We see by your file you've served twenty years of a life sentence.
B: Yes, sir!
A: You feel you've been rehabilitated?
B: Oh yes, sir, absolutely, sir! I mean I've learned my lesson.
   I can honestly say that I'm a changed man.
   I'm no longer a danger to society.
   That's the God's honest truth.
(REJECTED)

------ -----
   
A: Sit!
  (Otur!)
   We see by your file you've served twenty years of a life sentence.
  (Dosyandan gördüğümüze/anladığımıza göre/gördüğümüz/anladığımız kadarıyla ömür boyu hapis cezanın yirmi senesini doldurmuşsun/geçirmişsin/geride bırakmışsın.)
  (Dosyanda ömür boyu hapis cezanın yirmi yılını doldurduğun yazıyor/yazılı.)
B: Yes, sir!
  (Evet/doğru efendim!
A: You feel you've been rehabilitated?
  (Islah olduğunu/düzeldiğini düşünüyor musun/ıslah olduğuna/düzeldiğine inanıyor musun?)
B: Oh yes, sir, absolutely, sir! I mean I learned my lesson.
  (Evet efendim, kesinlikle efendim. Yani ben dersimi aldım-akıllandım-.)
   I can honestly say that I'm a changed man.
  (Dürüstçe/dürüst olarak/tüm samimiyetimle diyebilirim ki ben değiştim/değiştiğimi dürüstçe söyleyebilirim.)
   I'm no longer a danger to society.
  (Artık topluma/insanlara bir tehlike oluşturmuyorum/teşkil etmiyorum/bir zararım olmaz/artık toplum için zararlı/tehlikeli değilim.)
   That's the God's honest truth.
  (Tanrı şahidimdir/Tanrı adına yemin ediyorum/ederim/yemin ederim ki doğru söylüyorum.)
(REJECTED)
(-şartlı tahliyesi- Red/Reddedildi.)

----- -----------

* I/we (can) see by something
= to understand through something
= ..den görmek/anlamak, ... vasıtasıyla görmek/anlamak
  ..den anlaşılmak/belli olmak
  ..den gördüğümüze/anladığımıza göre, ..den gördüğümüz anladığımız kadarıyla
- I see by your outfit that you are a cowboy.
  (Kıyafetinden/giysinden bir kovboy olduğunu görebiliyorum/anlıyorum.)
  (Kıyafetinden kovboy olduğun anlaşılıyor/belli oluyor.)
  (Kıyafetin ben kovboyum diyor/bize/bana kovboy olduğunu söylüyor.)
  (Kıyafetinden anladığıma göre/gördüğüm/anladığım kadarıyla kovboysun/kovboy olmalısın.)
- I can see by your photo that you are just like you say.
  (Anlattığın/dediğin gibi biri olduğunu fotoğrafından görebiliyorum/anlayabiliyorum.)
  (Anlattığın/dediğin gibi biri olduğun fotoğrafından anlaşılıyor.)
- I can see by your eyes it's time now to go.
  (Artık gitme/ayrılık zamanının geldiğini gözlerinden görebiliyorum/anlayabiliyorum.)
  (Artık gitme vaktinin geldiği gözlerinden anlaşılıyor/belli oluyor.)
  (Gözlerin bana artık gitme/ayrılık zamanının geldiğini söylüyor.)
- I can also see by your profile that you're still playing it.
  (Profilinden ayrıca o oyunu oynamayı sürdürdüğünü/oynamaya devam ettiğini görebiliyorum/anlıyorum.)
  (Profilinden onu oynamaya devam ettiğin anlaşılıyor/belli oluyor.)
- I can see by your eyes you're a good man.
  (İyi biri olduğun gözlerinden belli oluyor/anlaşılıyor.)
- I see by your letter to my father that you are rather afraid the French may invade England.
  (Babama yazdığın mektuptan Fransa'nın İngiltere'yi işgal etme ihtimalinden çok korktuğun/korkmuş olduğun anlaşılıyor/belli oluyor.)
- I can see by your stares you don't know who I am.
  (Bakışlarından/boş boş bakmandan beni tanımadığın/kim olduğumu bilmediğin anlaşılıyor/belli oluyor.)

* to serve
= to spend/pass time/period in office, in an apprenticeship, or in prison
  to be in prison for (a period or term)
= süresini tamamlamak
  hapis cezası çekmek, hapis yatmak
- He is serving a ten-year jail sentence.
  (On yıllık hapis cezasını tamamlıyor/yatıyor/çekiyor.)
- He's serving a life sentence for murder.
  (Cinayetten aldığı ömür boyu hapis cezasını çekiyor/yatıyor.)
- He served 10 years for armed robbery.
  (Silahlı soygundan on yıl hapis yattı.)
- Tom served five days in jail last year after pleading guilty to drunken driving.
  (Alkollü araç sürme suçunu kabul etmesinin ardından geçen yıl beş gün hapis yattı.)
- She served time in Holloway for assaulting a police officer.
  (Polis memuruna saldırıdan Hollaway'da hapis yattı.)

* to feel
= to believe, to think
= düşünmek, inanmak
- He feels he must resign.
  (İstifa etmesi gerektiğini düşünüyor/gerektiğine inanıyor.)
- I feel he's guilty.
  (Onun suçlu olduğuna inanıyorum/olduğunu düşünüyorum.)
- I feel that he's the best person for the job.
  (Onun iş için en uygun/doğru insan/kişi olduğuna inanıyorum/olduğunu düşünüyorum.)
- Say what you really feel.
  (Gerçekten inandığın şeyi/gerçek düşünceni söyle.)
- I feel that more should be done to help young people.
  (Gençlere yardımcı olmak için daha çok şeyin yapılması gerektiğine inanıyorum/gerektiğini düşünüyorum.)
- I don’t know how Mary feels about eating meat.
  (Mary'nin et yemek konusunda ne düşündüğünü bilmiyorum.)
- How do you feel about this proposal?
  (Bu teklif hakkında/teklifle ilgili ne düşünüyorsun?)
- Their votes reflect how they feel toward poor people.
  (Oyları fakir insanlar hakkında ne düşündüklerini/hakkındaki düşüncelerini yansıtıyor/gösteriyor/ortaya koyuyor.)
- He feels that they behaved badly.
  (Onların kötü davrandığını düşünüyor.)
- They felt (that) it would be foolish to continue.
  (Devam etmenin aptalca olacağını/akıllıca olmayacağını düşündüler.)

* to learn one's lesson
= to profit from experience, especially an unhappy one
  to make a mistake and learn something valuable from the error
  to learn something useful about life from an unpleasant experience
= dersini almak, hatasını anlayıp ondan ders çıkarmak
  akıllanmak
- From now on she'd read the instructions first; she'd learned her lesson.
  (Artık/bundan sonra/böyle ilk önce talimatları okur/okuyacaktır/talimatlara bakar/bakacaktır; dersini aldı.)
- I really learned my lesson when it came to driving too fast – I got too many tickets and almost lost my license.
  (İş süratli/çok hızlı araba kullanmaya/sürmeye gelince, ben dersimi aldım, çok ceza yedim ve az kalsın ehliyetim elden gidiyordu/ehliyetimi kaybediyordum.)
- She will either learn her lesson when the supervisor finds out what she's been doing, or she'll lose her job.
  (Yönetici/müdür onun ne yaptığını öğrenince/anlayınca ya dersini alacak/hatasını anlayacak ya da işini kaybedecek/işinden olacak.)
- A person who has learned a lesson in life is very unlikely to repeat the same mistake, but it sometimes happens.
  (Yaşamında hatalarından ders çıkaran bir kimsenin aynı hatayı bir daha yapması çok zayıf ihtimaldir, ama bazen olabilir/görülebilir.)
- After I almost drowned, I learned my lesson and started taking swimming classes.
  (Geçirdiğim/atlattığım boğulma tehlikesinden dersimi alıp yüzme kursuna gitmeye/yüzme dersleri almaya başladım.)
- I'm never going to mix my drinks again - I've learnt my lesson.
  (İçecekleri/içkileri bir daha asla birbirine katıp içmeyeceğim, ben dersimi aldım.)
- Perhaps this time around the Democrats will learn their lesson.
  (Belki bu sefer/defa Demokratlar derslerini alır/hatalarından ders çıkarırlar.)

* no longer
= not any more; not now as formerly
  in the past but not now
= artık, bundan böyle, bundan sonra
- I am no longer the person I used to be.
  (Ben artık eski ben değilim.)
- People no longer consider it strange for men to let their hair grow long.
  (İnsanlar artık erkeklerin saçlarını uzatmalarını tuhaf/garip karşılamıyorlar.)
  (Erkeklerin saçlarını uzatmaları artık toplumda tuhaf karşılanmıyor.)
- She no longer works here.
  (Artık burada çalışmıyor.)
- We are no longer partners.
  (Artık/bundan böyle ortak değiliz.)
- This building is no longer used.
  (Bu bina artık kullanılmıyor.)

10 Nisan 2015 Cuma

Videolarla Pratik İngilizce-5

Pretty Woman -5



A: May I help you?
B: No, thank you, hi.
C: Hello.
B: Do you remember me?
C: No, I'm sorry.
B: I was in here yesterday. You wouldn't wait on me.
C: Oh.
B: You work on commission, right?
C: Uh, yes.
B: Big mistake. Big. Huge!
   I have to go shopping now.

----- -------

A: May I help you?
 (Buyrun yardımcı olayım/yardımcı olabilir miyim?)
B: No, thank you, hi.
 (Gerek yok, teşekkürler, merhaba!
C: Hello.
 (Merhaba!)
B: Do you remember me?
 (Beni hatırladınız mı?)
C: No, I'm sorry.
 (Hayır-hatırlayamadım- kusura bakmayın.)
B: I was in here yesterday. You wouldn't wait on me.
 (Dün buradaydım/buraya/bu dükkana gelmiştim. Benimle ilgilenmemiştiniz.)
C: Oh.
 (-şaşkınlık-)
B: You work on commission, right?
 (Komisyonla çalışıyorsunuz, değil mi?)
C: Uh, yes.
 (evet.)
B: Big mistake. Big. Huge!
 (Büyük hata yaptınız, büyük hata, çok büyük hata!)
   I have to go shopping now.
 (Şimdi/artık alışveriş yapmalıyım/yapmam lazım.)

------- -----

* to wait on/upon (someone)
= to attend to the needs of (a customer)
  to supply the wants of a person, as serving a meal or serving a customer in a store
  = (müşteriye vb) hizmet etmek, bakmak, ilgilenmek, servis yapmak
- The owner of the restaurant himself waited on us.
  (Bize bizzat restoran sahibi servis yaptı/bizim masamızla bizzat restoran sahibi ilgilendi.)
- I want to make a complaint. The person who just waited on me was very impolite.
  (Bir şikayette bulunmak istiyorum/bir şikayetim olacaktı. Az önce/evvel bana bakan/benimle ilgilenen/bana servis yapan çalışan/eleman son derece kabaydı/kaba davrandı.)
- Is someone waiting on you yet?
  (Size bakan/sizinle ilgilenen oldu mu?)
  (Siparişinizi aldılar mı/alan oldu mu?)
- What do we have to do to get waited on here?
  (Burada bize servis yapılması için/bizimle ilgilenilmesi için ne yapmamız gerekiyor?)
- He has a maid to wait on him.
  (Ona hizmet eden/bakan/onunla ilgilenen bir hizmetçisi var.)
- He has a butler who waits on him.
  (Ona hizmet eden/onunla ilgilenen bir uşağı var.)
- They went into the shop. A clark appeared to wait on them.
  (Dükkana girdiler. Onlarla ilgilenmek/onlara bakmak için bir tezgahtar yanlarına geldi.)
- They have two people waiting on each table.
  (Her bir masaya bakan/masayla ilgilenen iki elemanları/garsonları var.)
  (Müşterilerle ilgilenen/müşterilere bakan masa başına iki elemanları/garsonları var.)
- He waits on customers in an electronics store.
  (Bir elektronik mağazasında müşterilerle ilgileniyor.)
- "Help yourself," she said, "I'm too tired to wait on you."
  ("Servisi kendiniz yapın/yemeğinizi kendiniz alın, size servis yapmaya hiç halim/mecalim yok" dedi/diye söyledi.)
- Each waiter is assigned certain tables and they only wait on people at those tables.
  (Her bir garson belli  masalara görevlendirilmiştir ve yalnızca o masalardaki müşterilere servis yaparlar.)
  (Her bir garsonun ilgileneceği/servis yapacağı masalar bellidir ve yalnızca o masalardaki müşterilerle ilgilenirler/müşterilere servis yaparlar.)

9 Nisan 2015 Perşembe

Videolarla Pratik İngilizce-4

Pretty Woman -4





A: Yes.
B: I am Mr. Hollister, the manager.
   May I help you?
A: Edward Lewis.
B: Ah, yes, sir.
A: You see this young lady over here?
B: Yes.
A: Do you have anything in this shop as beautiful as she is?
B: Oh, yes.
   Oh, no! No, no, no, I'm saying we have many things as beautiful as she ... would want them to be.
   That's the point I was getting at and I think we can all agree with that.
   That's why, when you came in here, you knew from the first....
A: Excuse me, you know what we're gonna need here?
   We're gonna need a few more people helping us out.
   I'll tell you why.
   We're going to be spending an obscene amount of money in here.
   So we're going to need a lot more help sucking up to us.
   'Cause that's what we really like.
   You understand that?
B: Sir, if I may say so, you're in the right store and the right city for that matter.

B: Anything you see here, we can do, by the way.
   Get ready to have some fun, ok?
C: OK.
B: Mary Pat, Mary Kate, Mary Francis, Tovah, let's see it!
   Come on. Bring it out, girls.
C: Oh, this is absolutely divine.

B: Excuse me, sir, uh.
A: Yeah?
B: Exactly how obscene an amount of money were you talking about?
   Just profane or really offensive?
A: Really offensive.
B: I like him so much!

B: Mr. Lewis, sir! Mr. Lewis!
   How's it going so far? Pretty well, I think.
A: I think we need some major sucking up.
B: Very well, sir.
   You're not only handsome but a powerful man.
   I could see the second you walked in here, you were someone to reckon with ...
A: Hollister!
B: Yes sir!
A: Not me, her.
B: I'm sorry, sir. I'm sorry.
   How we doing, ladies?

D: Oh Edward, Edward, where the hell are you?
   The word's all over the street.
   Morse is gonna raise your offer, pal.
A: He's countering?
   God, he is a tough old bird.
   He knows the navy contracts are stalled.
   Where's he gonna get the money?
D: I don't know. I think he's throwing in with the employees.
A: He still needs someone to underwrite the paper. Find out who it is.
   I'll be in an hour.
D: OK. You got it.

A: You're on your own. I have to go back to work.
   You look great!
   She has my card.
B: And we'll help her use it, sir.

--------- --------

A: Yes?
 (Buyur/ne vardı?)
B: I am Mr. Hollister, the manager.
 (Ben Bay Hollister, mağaza müdürüyüm.)
   May I help you?
 (Buyrun yardımcı olayım/olabilir miyim?)
A: Edward Lewis.
B: Ah, yes, sir.
 (Evet efendim.)
A: You see this young lady over here?
 (Oradaki/şuradaki genç bayanı görüyor musunuz?)
B: Yes.
A: Do you have anything in this shop as beautiful as she is?
 (Bu dükkanda onun kadar güzel bir şeyiniz var mı?)
B: Oh, yes.
  (Evet var.)
   Oh, no! No, no, no, I'm saying we have many things as beautiful as she ... would want them to be.
  (Oh hayır, yok, yok; yani demem o ki/demek istediğim onun istediği kadar/beklentilerini karşılayacak kadar güzel bir çok/pek çok şeyimiz var.)
   That's the point I was getting at and I think we can all agree with that.
  (Ben bunu kastetmiştim/demek istemiştim/demek/anlatmak istediğim/söylemeye çalıştığım buydu/oydu ve sanırım hepimiz aynı fikirdeyiz/hemfikiriz.)
   That's why, when you came in here, you knew from the first....
  (Zaten içeriye girdiğinizde/girdiğiniz zaman ilk andan itibaren bunu fark ettiniz/anladınız/gördünüz ...)
A: Excuse me, you know what we're gonna need here?
   (Pardon, burada ihtiyacımız olan/istediğimiz şey ne biliyor musun?
   We're gonna need a few more people helping us out.
  (Bize yardımcı olacak/bizimle ilgilenecek bir kaç elemana/görevliye/kişiye daha ihtiyacımız olacak/var/daha fazla/çok kişiye ihtiyacımız var.)
  (Bizimle daha çok/fazla kişinin/bir kaç kişinin daha ilgilenmesini istiyorum.)
   I'll tell you why.
  (Nedenini de söyleyeyim/şu.)
   We're going to be spending an obscene amount of money in here.
  (Burada korkunç/aşırı/muazzam miktarda/bok gibi para harcayacağız.)
   So we're going to need a lot more help sucking up to us.
  (Bu yüzden/nedenle/yani bize yağ çekmeleri için/yağ çekecek/bize yalakalık yapacak çok daha fazla görevliye/çalışana ihtiyacımız olacak/var.)
   'Cause that's what we really like.
  (Çünkü bu çok hoşumuza gidiyor/biz bundan hoşlanıyoruz.)
   You understand that?
  (Anlıyorsunuz/anladınız değil mi?)
B: Sir, if I may say so, you're in the right store and the right city for that matter.
  (Efendim, deyim yerindeyse/tabiri caizse, doğru şehirde ve doğru dükkandasınız/doğru şehre ve doğru dükkana geldiniz o konuda/eğer mesele oysa/yağcılık yapılmasıysa.)

B: Anything you see here, we can do, by the way.
  (Bu arada, burada gördüklerinin hepsini yapabiliriz/yapabiliyoruz.)
   Get ready to have some fun, ok?
   Biraz eğlenmeye hazır ol, tamam mı?
C: OK.
  (Tamam.)
B: Mary Pat, Mary Kate, Mary Francis, Tovah, let's see it!
  (Mary Pat, Mary Kate, Mary Francis, Tovah, hadi bakalım/görelim bakalım!
   Come on. Bring it out, girls.
  (Haydi! Getirin/dökün ortaya bakalım kızlar!
C: Oh, this is absolutely divine.
  (Bu tek kelimeyle harika/muhteşem.)

B: Excuse me, sir, uh.
  (Afedersiniz, efendim!
A: Yeah?
B: Exactly how obscene an amount of money were you talking about?
  (Burada tam olarak ne kadar büyük bir paradan/meblağdan bahsediyoruz/meblağ söz konusu?)
   Just profane or really offensive?
  (Öyle bayağı bir büyük miktar mı yoksa çok aşağılayıcı/rahatsız edici büyük bir miktar mı?
  (Bok gibi para harcamaya binaen şöyle de denebilir: Normal bir sıçma mı yoksa baya bir ishal şeklinde sıçma mı?)
  (Not: Tercümenin bu kısmı tamamen benim hayal dünyamın ürünüdür.)
A: Really offensive.
  (Çok rahatsız edici büyük bir miktar.)
B: I like him so much!
  (Bu adamı çok sevdim/işte bu benim adamım.)

B: Mr. Lewis, sir! Mr. Lewis!
  (Bay Lewis, Efendim! Bay Lewis!
   How's it going so far? Pretty well, I think.
  (Şu ana kadar nasıl gidiyor/nasıl memnun muyuz? Sanırım gayet iyi/güzel gidiyor.)
A: I think we need some major sucking up.
  (Bence daha çok/esaslı yağ çekilmesine ihtiyacımız var.)
B: Very well, sir.
  (Tamam/olur/pekala efendim!
   You're not only handsome but a powerful man.
  (Siz sadece yakışıklı değil, aynı zamanda güçlü bir adamsınız.)
   I could see the second you walked in here, you were someone to reckon with ...
  (Buraya/dükkana girdiğiniz an, sizin dikkate alınması gereken/saygın biri olduğunuzu anladım...)
A: Hollister!
B: Yes sir!
  (Buyrun efendim!)
A: Not me, her.
  (Bana değil, ona/bana değil, ona yağ çek/yalakalık yap.)
B: I'm sorry, sir. I'm sorry.
  (Özür dilerim, efendim, özür dilerim.)
   How we doing, ladies?
  (Nasıl gidiyor hanımlar/bayanlar?)

D: Oh Edward, Edward, where the hell are you?
  (Edward, hangi cehennemdesin/neredesin sen ya?)
   The word's all over the street.
  (Sokaktaki herkes/bütün millet bunu/bu haberi konuşuyor/sokaklar bu haberle çalkalanıyor.)
   Morse is gonna raise your offer, pal.
  (Morse senin teklifini yükseltecekmiş/senin üzerinde teklif verecekmiş, dostum/kanka.)
A: He's countering?
  (Karşılık veriyor/karşı atağa geçiyor, ha?)
   God, he is a tough old bird.
  (Tanrım, tam bir başbelası ihtiyar!)
   He knows the navy contracts are stalled.
  (Deniz kuvvetleri/donanma anlaşmalarının durdurulduğunu/ertelendiğini biliyor/durdurulduğundan haberi var.)
   Where's he gonna get the money?
  (Parayı nereden/nasıl bulacak ki/temin edecek ki/buluyor?)
D: I don't know. I think he's throwing in with the employees.
  (Bilmiyorum. Sanırım çalışanlarıyla birlik oluyor/çalışanlarını ortak ediyor/işe katıyor/çalışanlarından destek alıyor.)
A: He still needs someone to underwrite the paper.
  (-yeterli olmaz- Yine de finansmanı üstlenecek/ona teminat verecek birine ihtiyacı var.)
   Find out who it is.
  (Kim olduğunu bul/öğren/öğren bakalım kimmiş.)
   I'll be in an hour.
  (Bir saate geliyorum/bir saat içinde oradayım.)
D: OK. You got it.
  (Pekala, hemen yapıyorum/nasıl istersen/dediğin gibi olsun.)

A: You're on your own. I have to go back to work.
  (Sana kolay gelsin/Tek başınasın/başının çaresine bakacaksın! İşe geri dönmem gerekiyor.)
   You look great!
  (Harika/çok güzel görünüyorsun.)
   She has my card.
  (Kredi kartım onda.)
B: And we'll help her use it, sir.
  (Biz de onu kullanmasına yardım edeceğiz.)

--------- -------
* as + adjective/adverb + as 
= Comparing equal attributes
  something is similar A=B
= (sıfat/zarf kıyaslaması) ... kadar
- Your hands are as cold as ice.
  (Ellerin buz kadar soğuk/buz gibi.)
- My mother isn’t as old as she looks.
  (Annem, göründüğü kadar yaşlı değildir.)
- My grandfather speaks Italian as well as us.
  (Büyükbabam, İtalyanca’yı bizim kadar iyi konuşur.)
- He drives the car as carefully as you.
  (Arabayı senin kadar dikkatli kullanıyor/sürüyor.)
- I don't think Ahmet is going to be as tall as his sister.
  (Ahmet'in kız kardeşi kadar uzun boylu olacağını sanmıyorum/sanmam.)
  (Bence Ahmet kızkardeşi kadar uzun boylu olmayacak.)
- A worm is as slow as a turtle.
  (Bir solucan kaplumbağa kadar yavaştır.)
- Jenny's new flat isn't as nice as her old one.
  (Jenny'nin yeni dairesi/evi eski dairesi kadar güzel değil.)
- Is silver as dear as gold?
  (Gümüş altın kadar değerli midir?)

* obscene
= so large an amount or size as to be very shocking or unfair
  so extreme in amount as to be objectionable or outrageous
  excessive, outrageous, enormous, stratospheric
  a shit-load, a butt-load
= çok fazla/büyük, aşırı, muazzam, acayip büyük
  haddinden fazla, ölçüyü aşan, inanılmaz fazla/büyük
- The company's executives earn obscene salaries.
  (Şirket yöneticileri muazzam/korkunç miktarlarda maaş alıyorlar.)
- He spends an obscene amount of money on clothes.
  (Kıyafete/giyimine aşırı/korkunç miktarda para harcıyor.)

* to suck up to
= to try to make someone who is in authority like you by doing and saying things that will please them
  to attempt to gain influence with or favor from someone
  to play up to, to ingratiate oneself with
= yağ çekmek, yağcılık etmek
  dalkavukluk yapmak/etmek, yalakalık yapmak
  yaranmaya çalışmak, gözüne girmeye çalışmak
- My coworker really knows how to suck up to the boss.
  (İş/mesai arkadaşım patrona nasıl yağ çekileceğini iyi biliyor.)
- She kept sucking up to the teachers.
  (Durmadan/sürekli öğretmenlere yağ çekiyor/yaranmaya çalışıyor/öğretmenlerin gözüne girmek için uğraşıyor.)
- She’s always sucking up to the boss, telling him how wonderful he is.
  (Ne kadar harika birisin diyerek sürekli/devamlı patrona yağ çekiyor/yalakalık ediyor.)
- Don't suck up to me. It won't do any good.
  (Bana yağ çekmeyi bırak/kes. Yağ çekmen bir işe yaramayacak/boşuna yağ çekiyorsun/böyle yağ çekerek bir şey/halt elde edemezsin.)
- "Why do you think he offered to take all that work home?" "Ah, he's just sucking up to the boss."
  (Sizce bütün bu işi evde yapmamızı/tamamlamamızı niye teklif etti/önerdi? Patrona yaranmaya çalışıyor/yalakalık yapıyor sadece.)
  (Bütün bu işi evde yapmamızı/tamamlamamızı/kalan işi eve götürüp yapmayı niye teklif etti/önerdi sanıyorsunuz? Patrona yaranmaya çalışıyor, başka bir şey nedeni yok.)
- She is always sucking up to her teachers but they do not like her for it.
  (Sürekli öğretmenlere yaranmaya çalışıyor/yağ çekiyor ama öğretmenler bundan dolayı onu sevmiyorlar/ondan hoşlanmıyorlar.)
- Being married for 17 years has taught me when to suck up to my wife. I know exactly when to agree with her and when to suck it up.
  (17 yıllık evlilik bana karıma ne zaman/hangi durumda yağ çekeceğimi öğretti. Hangi durumlarda/ne zaman onunla aynı fikirde olacağımı, ne zaman sineye çekmem gerekeceğini tam olarak biliyorum.)
- Of course he gets the best marks. He is always sucking up to the teacher.
  (Tabi ki en yüksek notu alacak/en yüksek notları onun alması gayet doğal. Öğretmene/hocaya devamlı/sürekli yağ çekiyor/yalakalık ediyor.)

* not only ... but (also)
= correlative conjuction
  used to add one idea to another
= sadece ... değil, aynı zamanda
* You are not only my brother but (also) my best friend.
  (Sen benim yalnızca kardeşim değil, en iyi arkadaşımsın da.)
* They invited not only me but also you.
  (Sadece beni değil, seni de davet ettiler.)
* Cüneyt Arkın is not only an actor but also a doctor.
  (Cüneyt Arkın sadece bir sanatçı değil, aynı zamanda bir doktor.)
* He lost not only his wallet but also his keys.
  (Sadece cüzdanını değil, anahtarlarını da kaybetti.)
* English is not only easy but (also) enjoyable.
  (İngilizce kolay olmasının yanısıra zevklidir de.)

* to throw in with someone
= to join with someone; to join someone's enterprise
  to enter into association or partnership with
= ortak/birlikte/beraber bir şey yapmak
  ile birlik olmak, ortaklığa girişmek, birlikte hareket etmek
- You could also be thrown in with people you find compatible.
  (Uyuşabileceğini düşündüğün insanlarla birleşip ortak bir şeyler yapabilirdin.)
- Agrees to throw in with a crooked ex-cop.
  (Kirli/sicili bozuk eski polisle ortak olmayı kabul etti/ortak olacak/oluyor.) (Gazete haberi)
- Now that you've seen how we operate, are you going to throw in with us?
  (İşte/evet nasıl iş yaptığımızı/çalıştığımızı gördün, bizimle ortak/birlik olacak mısın?)
- His friends warned him against throwing in with the notorious street gang.
  (Arkadaşları onu kötü şöhretli sokak çetesiyle birlikte hareket etmemesi konusunda uyardılar.)
- I will throw in with you and we can all go hunting together.
  (Seninle geleceğim, hepimiz birlikte ava gideriz.)
- Do you mind if I throw in with you? My companions left me behind.
  (Sana/size katılmamın bir sakıncası var mı? Arkadaşlarım beni yalnız bıraktılar.)

* You got it!
= Used to say that you will quickly do what someone has asked you to do
  You will get what you want!
  OK, I understand and I will comply
  Yes, I will. Consider it done.
  You bet.
= dediğini yapacağım, nasıl istersen, sen bilirsin, dediğin gibi olsun
  olmuş bil, oldu bil
- "Would you get me a coffee?" "Sure, you got it!"
  ("Bir kahve alabilir miyim/getirebilir misiniz?" "Tabi, hemen getiriyorum.")
- You want a green one? You got it!
  (Yeşil olanını mı istiyorsunuz? Hemen veriyorum.)
- This one? You got it!
  (Bu mu? Hemen veriyorum.)
- "I'd like a burger. Please add some fries to that." "You got it."
  ("Bir hamburger istiyorum. Birkaç tane de patates ekleyin/koyun lütfen." "Tamamdır/hemen veriyorum.")
- "Will you do it for me, please?" "You got it."
  ("Bunu benim için yapar mısın/yapabilir misin lütfen?" "Oldu bil/hemen yapıyorum.)

7 Nisan 2015 Salı

Videolarla Pratik İngilizce-3

Pretty Woman -3




A: People are looking at me.
B: They're not looking at you; they're looking at me.
A: The stores are not nice to people. I don't like it.
B: Stores are never nice to people; they're nice to credit cards.
   Okay, stop fidgeting. Get rid of your gum.
   I don't believe you did that.
-------- --------
A: People are looking at me.
  (İnsanlar bana bakıyor.)
B: They're not looking at you; they're looking at me.
  (Sana bakmıyorlar/değil, bana bakıyorlar.)
A: The stores are not nice to people. I don't like it.
  (Mağazadakiler/mağaza çalışanları/görevlileri insanlara iyi/kibar davranmıyorlar. Hoşuma gitmedi/bu hoş bir şey değil.)
B: Stores are never nice to people; they're nice to credit cards.
  (Mağaza çalışanları insanlara güzel davranmaz, kredi kartlarına iyi davranırlar.)
   Okay, stop fidgeting. Get rid of your gum.
  (Tamam/kıpırdanmayı/oranla buranla oynamayı bırak/bir rahat dur/oranla buranla oynayıp durma. Sakızını da çıkar/at ağzından.)
   I don't believe you did that.
  (Bunu/bu yaptığına inanmıyorum.)
-------- ---------
* to fidget
= to behave or move nervously or restlessly
  wiggle, wriggle
= (sinirden/rahatsızlıktan) durmadan birşeylerle/orasıyla burasıyla oynamak
  yerinde rahat oturamamak, yerinde duramamak
  durmadan kımıldamak/kıpırdanmak, kıpır kıpır kıpırdanmak
  eline koluna hakim olamamak
  huysuzluk yapmak
- He was constantly fidgeting in his chair.
  (Sandalyesinde/koltuğunda durmadan/ikide bir/habire kımıldıyordu/bir o yana bir yana hareket ediyordu.)
- Children can't sit still for long without fidgeting.
  (Çocuklar huysuzluk yapmadan uzun süre uslu duramazlar/oturamazlar/kıpırdamadan duramazlar.)
- She fidgeted all the way through the job interview.
  (İş görüşmesi/mülakat boyunca/iş görüşmesinin başından sonuna kadar orasıyla burasıyla oynayıp durdu/yerinde duramadı/kıpırdanıp durdu.)
- The audience began to fidget and whisper.
  (Seyirciler/dinleyiciler-izleyiciler huysuzlanıp fısıldamaya başladılar.)
- Stop fidgeting with your pens!
  (Kaleminle oynamayı kes/bırak/oynayıp durma!)

* to get rid of
= to dispose of, throw out,
= -den kurtulmak
  atmak, yok etmek, temizlemek, ortadan kaybetmek
- I will have to get rid of this worn-out carpet.
  (Bu eski/yıpranmış halıyı atmam gerekecek/atmak zorunda kalacağım/halıdan kurtulmam gerekecek.)
- Get rid of these old shoes!
  (Kurtul şu eski ayakkabılardan/at şu eski ayakkabıları.)
- We’re moving, so we have to get rid of a lot of our furniture.
  (Taşınacağımız için bir sürü/çoğu mobilyamızı atmamız/mobilyamızdan kurtulmamız gerekiyor.)
- He was trying to get rid of an ex who kept bothering him.
  (Bir türlü peşini bırakmayan eski sevgilisinden/karısından kurtulmaya çalışıyordu.)
- She was so bored that she made up a story in order to get rid of him.
  (O kadar sıkılmıştı ki, ondan kurtulmak için bir hikâye uydurdu.)
- How can I get rid of this man?
  (Bu adamdan nasıl kurtulabilirim?)
- You can’t get rid of me that easily.
  (Benden o kadar/öyle kolay kurtulamazsın/beni öyle kolay başından atamazsın.)
- We have to get rid of weeds.
  (Yabani/zararlı otlardan kurtulmalıyız/kurtulmak zorundayız/yabani otları temizlemeliyiz.)
- We couldn't get rid of insects.
  (Haşerattan/böceklerden kurtulamadık.)

* to be nice to someone
= bu ifade bir önceki derste geçmişti. tıklayınız

6 Nisan 2015 Pazartesi

Videolarla Pratik İngilizce-2

Pretty Woman -2



A: Hello. You must be Vivian. My name's Bridget.
B: Yeah, hi! Barney said you'd be nice to me.
A: He's very sweet! What are your plans while you're in town?
B: We're gonna have dinner.
A: Oh, don't sit on there, dear! You're gonna go out? Dinner?
   Well, you'll need a cocktail dress then.
   Come with me! Now, I'm sure we're gonna find something here that your uncle will love.
   You're a size six, right?
B: Yeah. How'd you know that?
A: Oh, that's my job.
B: Bridge, he's not really my uncle.
A: They never are, dear.
-------- -----------
A: Hello. You must be Vivian. My name's Bridget.
  (Merhaba, siz Vivian olmalısınız. Ben/benim adım Bridget.)
B: Yeah, hi! Barney said you'd be nice to me.
  (Evet, merhaba. Barney bana iyi davranacağınızı/benimle güzel ilgileneceğinizi söyledi.)
A: He's very sweet! What are your plans while you're in town?
  (Çok iyi/kibar/nazik/sevimli biri o! Şehirdeyken ne yapmayı planlıyorsunuz/şehirde planlarınız neler?)
B: We're gonna have dinner.
  (Beraber yemek yiyeceğiz/yemeğe çıkacağız/gideceğiz.)
A: Oh, don't sit on there, dear! You're gonna go out? Dinner?
  (Oraya oturma canım/hayatım! Dışarı mı çıkacaksınız/dışarı bir yerlere mi gideceksiniz? Akşam yemeğine mi çıkacaksınız?)
   Well, you'll need a cocktail dress then.
  (Öyleyse/o zaman bir kokteyl/gece kıyafetine/elbisesine ihtiyacın olacak/var/var demektir.)
   Come with me! Now, I'm sure we're gonna find something here that your uncle will love.
  (Gelin benimle! Eminim burada amcanızın beğeneceği/hoşuna gideceği bir şey bulacağız/buluruz.)
  (Burada amcanızın beğeneceği/hoşuna gideceği bir şey bulacağımıza eminim/inanıyorum.)
   You're a size six, right?
  (Bedeniniz 6, değil mi/6 beden/numara giyiyorsunuz, değil mi)
B: Yeah. How'd you know that?
  (Evet. Nasıl bildiniz bunu/nereden biliyorsunuz bunu?)
A: Oh, that's my job.
  (Benim işim bu/ben bu işi yapıyorum.)
B: Bridge, he's not really my uncle.
  (Bridge, gerçekte o benim amcam değil/o benim gerçek amcam değil.)
A: They never are, dear.
  (Hep/her zaman öyledir/öyle oluyor zaten, canım/hayatım.)

------- --------
* must
= certainty or strong probability 
  deduction, logical conclusion
= kesinlik, güçlü olasılık; emin olma derecesinde/kuvvetli/güçlü tahmin/varsayım/mantıksal çıkarım ifadesi
  sanırım, galiba, olsa gerek, anlaşılan, ... göre demek ki
- There is a loud ring on the door bell. It must be someone in a hurry.
  (Kapı zili acı acı çalıyor. Acelesi olan birisi olmalı/olsa gerek.)
- You have been working all day. You must be tired. 
  (Sabahtan beri çalışıyorsun. Yorgun/yorulmuş olmalısın/yorulmuşsundur.)
- A: I changed my job. B: What? You must be joking.
  (A: İşimi değiştirdim. B: Ne? Şaka yapıyor olmalısın/sanırım şaka bu.)
- My mother is coughing a lot. She must have caught cold. 
  (Annem çok öksürüyor. Üşütmüş/soğuk almış olmalı/galiba/sanırım üşüttü/soğuk almış.)
- The ground is wet. It must have rained during the night.
  (Yerler ıslak. Gece yağmur yağmış olmalı/ olsa gerek/demek ki/anlaşılan gece yağmur yağmış.)
- I can't find my books. I must have left them at school.
  (Kitaplarımı bulamıyorum. Okulda unutmuş/bırakmış olmalıyım/sanırım okulda unutmuşum/bırakmışım.)
- You must have studied hard for the exam. You got the highest mark.
  (En yüksek notu aldığına göre demek ki/anlaşılan sınav için çok çalışmış olmalısın/olsan gerekir.)
- I can’t find the letter anywhere. It must have been thrown away.
  (Mektubu hiçbir yerde bulamıyorum. Çöpe atılmış olmalı/çöpe atıldı/gitti galiba/sanırım.)
- I can't remember what I did with it. I must be getting old.
  (Onu ne yaptığımı hatırlayamıyorum/hatırlamıyorum. Yaşlanıyor olmalıyım/sanırım/galiba/anlaşılan yaşlanıyorum.)
- It must be nice to live in Florida.
  (Florida'da yaşamak çok hoş olmalı/olsa gerek/çok hoş bir şeydir diye tahmin ediyorum.)
- There's no heating on. You must be freezing. 
  (Isıtma/kalorifer yok/çalışmıyor. Donuyor/çok üşüyor olmalısın.)
- Eric ate everything on his plate except the pickle. He must not like pickles.
  (Eric, turşu haricinde tabağında ne varsa/tabağındaki her şeyi yedi. Turşu sevmiyor olmalı/anlaşılan/demek ki turşu sevmiyor.)
* That must have been the right restaurant. There are no other restaurants on this street.
  (Burası o restoran olmalı. Bu caddede başka restoran yok.)
* Why am I under arrest? There must be some mistake.
  (Beni niye tutukladınız/neden göz altındayım? Bir yanlışlık/hata olmalı.)

* to be nice to someone
= to behave in a pleasant and friendly way towards someone
= (bir kimseye) iyi davranmak, nazik/kibar davranmak/olmak
  bir kimseyle güzel/iyi ilgilenmek/alakadar olmak
  (bir kimseyi) üzmemek, kırmamak
- They were very nice to me while I was ill.
  (Hastayken bana çok iyi baktılar/benimle çok iyi ilgilendiler/alakadar oldular.)
- Promise you'll be nice to her when she comes back.
  (Döndüğünde/geri/tekrar geldiğinde ona iyi davranacağına söz ver.)
- Why are you being so nice to me?
  (Bana neden/niye çok iyi davranıyorsun/bu kadar naziksin?)
  (Bana karşı neden böyle kibarsın/iyisin?)
- I'd be nice to me if I was you.
  (Yerinde olsam, bana iyi davranırdım/bana karşı kibar/nazik olurdum.)
- Be nice to him, ok?
  (Ona iyi davran/onu üzme, olur mu/tamam mı?)
- Are they being nice to her?
  (Ona iyi/güzel davranıyorlar mı?)
- I wish you'd be nice to your brother.
  (Keşke kardeşine iyi davransan.)
  (Kardeşine iyi davranmanı istiyorum.)

* gonna
= written form of a reduction/contraction of "going to"
  informal/conversational pronunciation of "going to"
= konuşma dilinde going to'nun kısaltması
- I'm gonna have about one week.
  (Yaklaşık bir hafta kalacağım. Yaklaşık bir hafta bir vaktim/zamanım olacak/var.)
- What time you gonna pick me up?
  (Beni saat kaçta alacaksın/alıyorsun?)
- I think I'm gonna sneeze. Give me a tissue. 
  (Sanırım/galiba hapşıracağım. Bir mendil ver/versene bana.)
- I'm gonna tell him the truth. 
  (Ona gerçeği/hakikati söyleyeceğim/anlatacağım.)
- What are you gonna do?
  (Ne yapacaksın?)

* to have dinner
= to eat evening meal
= yemek yemek, akşam yemeği yemek
- I think the whole family should have dinner together at least once a week.
  (Haftada en az bir defa/kere tüm ailenin birlikte akşam yemeği yemesi gerektiğini düşünüyorum.)
  (Bence haftada en az bir defa bütün aile akşam yemeğinde bir araya gelmelidir/beraber akşam yemeği yemelidir.)
- We have dinner all together.
  (Hep birlikte/beraber akşam yemeği/yemek yeriz.)
-  Would you like to stay and have dinner?
  (Akşam yemeğine kalmak ister misin/kalsana/kalır mısın?)
- Will you have dinner with me this evening?
  (Bu gece benimle yemeğe çıkar mısın/beraber yemek yiyelim mi?)
- What time do you usually have dinner?
  (Genelde akşam yemeğini kaçta yersiniz/yiyorsunuz?)